top of page

İklim Krizi Evimizin İçinde: COP31’e Giderken Neden Feminist Bir Söze İhtiyacımız Var?

18 Eyl
4 dakikada okunur

İklim krizi denince çoğumuzun aklına hâlâ eriyen buzullar, kurak topraklar, büyük yangınlar ya da uzak ülkelerde yaşanan seller geliyor.

Oysa iklim krizi artık çok daha yakında.

Evimizin içinde. Mutfağımızda. Çalışma hayatımızda. Bakım yükümüzde. Gıda fiyatlarında. Yaşadığımız kentte. Bir afet olduğunda güvenli bir yere ulaşıp ulaşamamamızda.

Belki de bu yüzden iklim krizini konuşmaya tam buradan başlamak gerekiyor: Gündelik hayatımızdan.


Aynı sıcaklık, herkes için aynı şey değil

Bir yaz günü sıcaklık 40 dereceyi geçtiğinde hepimiz sıcağı hissediyoruz. Ama herkes aynı koşullarda yaşamıyor.

Evde küçük bir çocuk, yaşlı ya da hasta bir yakının bakımından sorumluysanız, aşırı sıcak yalnızca “hava çok sıcak” demek değil. Günlük hayatı yeniden düzenlemek, sağlık risklerini takip etmek, serin bir alan yaratmaya çalışmak, bakım vermeye devam etmek demek.

Kuraklık arttığında ise mesele yalnızca tarladaki ürün değil. Ürün azaldığında, gıda pahalandığında ve aynı bütçeyle evi geçindirmek zorlaştığında bunun da görünmeyen bir emeği var.

Bir sel, yangın ya da deprem olduğunda da herkes aynı yerden başlamıyor. Yanınızda çocuk varsa, yaşlı ya da engelli bir yakına bakım veriyorsanız, kendi geliriniz yoksa ya da güvenli barınmaya erişiminiz sınırlıysa aynı afet çok farklı sonuçlar yaratabiliyor.

Yani iklim krizi kadınları özel olarak “seçmiyor”.


İklim krizi zaten eşit olmayan bir dünyaya geliyor ve var olan eşitsizlikleri büyütüyor.


Bu nedenle iklim krizi bizim için yalnızca çevresel bir mesele değil. Aynı zamanda bakım, geçim, afetlere hazırlık, haklara erişim ve eşitlik meselesi.

Ama yalnızca insanların nasıl etkilendiğini konuşmak da yetmiyor. İklim krizi toprağı, suyu, ormanları, canlı türlerini ve bütün ekosistemleri dönüştürüyor. İnsan yaşamını bu ağın dışında düşünemeyiz. Bu yüzden bizim için iklim adaleti aynı zamanda yaşamın bütününü ve müşterekleri savunmak anlamına geliyor.


Peki ÇemberDE neden iklim krizini konuşuyor?

Aslında bizim için bu alan yepyeni değil.

ÇemberDE olarak afetlerle çalışırken iklim krizine geldik.

Afet sahasında yıllardır gördüğümüz şey şu: krizler yalnızca fiziksel yıkım yaratmıyor. Barınma, bakım yükü, gelir kaybı, güvenlik ve hizmetlere erişim gibi mevcut eşitsizlikleri de derinleştiriyor.

Kadın örgütlerinin afetlerde oynadığı rolün yalnızca yardım dağıtmak olmadığını da biliyoruz. Yerel bilgi, dayanışma ağları, gündelik yaşam deneyimi ve bakım bilgisi krizlere nasıl hazırlanacağımız konusunda çok önemli bir kaynak. ÇemberDE’nin afet alanındaki çalışmalarında da bu saha deneyiminin feminist bilgi ve politika üretiminin bir parçası olduğunu özellikle vurguluyoruz. 

Bu nedenle afetlere hazırlıkla iklim uyumunu birbirinden ayrı iki konu olarak görmüyoruz.

Kadınları da yalnızca krizlerden etkilenen kişiler olarak görmüyoruz.


Yerel bilgi, bakım deneyimi ve dayanışma ağlarıyla çözümün de parçası olarak

görüyoruz.


Bugün bu hattı feminist afet hazırlığı, yerel yönetimlerle çalışma, iklim uyumu, gıda ve kamusal alan çalışmaları ile ulusal ve uluslararası ağlara katılım ve işbirliği üzerinden geliştirmeye çalışıyoruz.

Bu hattı yalnızca kadın hareketinin içinden kurmuyoruz. Ekoloji hareketiyle birlikte düşünmenin ve çalışmanın önemli olduğuna inanıyoruz. Çünkü toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri ile ekolojik yıkım birbirinden bağımsız değil; aynı ekonomik ve politik sistemlerin ürettiği sonuçlar olarak karşımıza çıkıyor.


COP31 nedir ve neden şimdi bu kadar çok konuşuyoruz?


COP31, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamındaki 31. Taraflar Konferansı. Çok basit anlatırsak, dünyanın dört bir yanındaki devletlerin iklim politikalarını müzakere etmek için bir araya geldiği en önemli küresel buluşmalardan biri.

Bu yıl bizim için ayrıca önemli çünkü COP31 9–20 Kasım 2026 tarihleri arasında Antalya’da yapılacak.


COP31’in yönetim modeli de önceki COP’lardan farklı. Türkiye COP31 Başkanlığını ve ev sahipliğini üstleniyor. Avustralya ise “Müzakereler Başkanı” rolüyle resmi müzakerelerin yürütülmesinde özel bir yetkiye sahip. Bu model, Akdeniz ile Pasifik arasında yeni bir işbirliği hattı kuruyor. 


Ama COP’u yalnızca devletlerin toplantısı olarak görürsek önemli bir kısmını kaçırmış oluruz.

Çünkü o masalarda alınan kararlar hepimizin hayatını etkiliyor.

Ve bizim için asıl soru şu:

Bu kararlar alınırken kimin bilgisi, kimin deneyimi ve kimin ihtiyaçları merkeze alınıyor?


Masanın dışında kalan sözler var


COP müzakerelerinin merkezinde devletler var. Kararları esas olarak devlet delegasyonları alıyor.

Oysa iklim krizinin gündelik hayattaki sonuçlarını taşıyanların, kadın örgütlerinin, feminist hareketlerin, yerel toplulukların ve iklim adaleti hareketlerinin talepleri bu masaların merkezine kendiliğinden gelmiyor.

Bakım emeği ne olacak?

İklim finansmanına kadın örgütleri ve yerel yapılar nasıl erişecek?

Bir “adil geçiş”ten söz ediyorsak, bu dönüşüm gerçekten kim için adil olacak?

Afetlere ve iklim krizine hazırlık politikalarında kadınların yerel bilgisi dikkate alınacak mı?

Karar alma süreçlerinde kadınlar yalnızca danışılan kişiler mi olacak, yoksa gerçekten söz sahibi mi olacak?

İşte feminist hareketin COP sürecine müdahalesi tam da bu nedenle önemli.

Mesele yalnızca salona girmek değil.


Müzakerelerin dışında kalan soruları içeride duyulur hale getirmek.


Feministler de COP31’e hazırlanıyor

Türkiye’de kadın ve ekoloji örgütleri olarak COP31’e giderken ortak feminist talepler ve savunuculuk öncelikleri geliştirmek üzere bir araya geliyoruz.

Bu çalışma yalnızca Türkiye ile de sınırlı değil.

Women and Gender Constituency aracılığıyla Avustralya’daki feminist örgütlerle de buluşuyor; deneyimlerimizi, stratejilerimizi ve taleplerimizi birbirine bağlamaya çalışıyoruz.

Women and Gender Constituency, UNFCCC sürecinde kadın hakları ve toplumsal cinsiyet adaleti perspektifini taşıyan resmi sivil toplum bileşenlerinden biri. Bu ağ sayesinde farklı ülkelerdeki feminist örgütler yalnızca kendi ulusal gündemlerini değil, ortak küresel talepleri de birlikte tartışabiliyor.

Bu bizim için özellikle önemli.

Çünkü iklim krizi sınır tanımıyor.

Bir ülkede yaşanan kuraklık, başka bir yerde gıda krizine; bir bölgede yükselen deniz seviyesi göçe; başka bir yerde enerji dönüşümü ise yeni emek ve geçim sorunlarına dönüşebiliyor.

Dolayısıyla feminist iklim adaletini de yalnızca ulusal sınırlar içinde düşünemeyiz.


Ortak gündemimiz ne?


COP31’e giderken bizim için bazı sorular özellikle önemli.

İklim için ayrılan finansmana kim erişebiliyor?

İklim uyumu ve afetlere hazırlık politikaları toplumsal cinsiyet eşitliğini gerçekten dikkate alıyor mu?

Adil geçiş politikaları yeni eşitsizlikler yaratmadan nasıl kurulabilir?

Kadınların ve yerel toplulukların karar süreçlerine anlamlı katılımı nasıl sağlanabilir?

İklim politikaları ekosistemleri ve insan-dışı yaşamı yalnızca “kaynak” olarak mı görüyor, yoksa yaşamın bütünlüğünü koruyan bir yaklaşım kurabiliyor mu?

Ve belki hepsinin üzerinde duran daha büyük bir soru var:


Nasıl bir gelecek istiyoruz?

Bizim cevabımız yalnızca “daha düşük karbonlu bir gelecek” değil.

Daha eşit, daha dayanıklı, haklara dayalı ve bakımın değerini merkeze alan bir gelecek.

Ama bakım derken yalnızca insanlar arasındaki bakım ilişkilerini kastetmiyoruz. Toprağın, suyun, ekosistemlerin ve yaşamın yeniden üretimini de bunun parçası olarak görüyoruz. Çünkü iklim adaleti, yaşam adaletinden ayrı düşünülemez.

Çünkü dönüşümün amacı yalnızca ekonomiyi ya da enerji sistemini değiştirmek olamaz. Yaşamı nasıl sürdüreceğimizi de yeniden düşünmemiz gerekiyor.


17 Eylül: Birlikte söz üretmek için

17 Eylül de tam bu nedenle önemli.

Women and Gender Constituency, feminist örgütleri dünyanın farklı yerlerinde buluşmaya, tartışmaya ve harekete geçmeye çağırıyor. Bu çağrının adı da oldukça anlamlı:


Gather, Resist, Reimagine — Bir araya gel, diren, yeniden tahayyül et.


Yorumlar


bottom of page